SSCB’nın yıkılmasının ardından oluşan yeni Kafkasya haritası, Türkiye ile çok yakın bağı olan bir bölge ortaya çıkarmıştır. Çünkü bağımsızlıklarını birer birer ilan eden Müslüman Türk devletleri ile Türkiye arasında hem din, hem dil, hem kültür, hem de tarihi açıdan çok güçlü bağlar bulunmaktadır. Üstelik politik ve ekonomik gücü, demokratik, çağdaş ve modern kimliği ile Türkiye Orta Asya devletleri için oldukça önemli bir örnek teşkil etmekte, hatta bu devletler tarafından bir nevi “ağabey” olarak algılanmaktadır. Ancak bu bağların daha da sağlamlaştırılıp, bölgede güçlü bir Türk Birliği oluşturulması söz konusu olduğunda Türkiye’nin karşısına çok önemli engeller çıkmaktadır. Bu engellerin en önemlilerinden biri ise bölgede kaybettiği siyasi ve ekonomik hegemonyasını tekrar kazanmak isteyen Rusya’dır.
Rusya’nın Türkiye’ye ve Türk Milleti’ne bakış açısının tam anlamıyla kavranabilmesi için öncelikle Rusya’nın dış politika anlayışının iyi irdelenmesi gerekir. Bir kara ülkesi olan Rusya, kuruluşundan bu yana sürekli olarak sınırlarını genişletmek ve kendisine açık kapı sağlayabilecek denizlere ulaşabilmek ihtiyacını hissetmiştir. Bu yayılmacılık anlayışı Rusya’nın 18. yüzyılın başlarında sınırlarını Baltık Denizi’ne kadar genişletmesini sağlamıştır. 1721 yılında ise imparatorluğunu ilan eden Rusya bir kıta devleti haline dönüşmüştür. Kıta devleti olmanın doğal bir sonucu olarak Rusya bu tarihten itibaren dış politikasını, kıtaya en yakın bölgeleri denetimi altında tutabilecek bir strateji izlemek üzerine bina etmiştir. Buna göre Rusya kendi güvenliğini dört ana bölgeye nüfuz edebilme gücüyle eşdeğer tutmuştur. Bu bölgeler Balkanlar, Baltık Ülkeleri, Kafkaslar ve Orta Asya’dır.43 Bu nedenle Ruslar tarih boyunca bu bölgelerde karşı karşıya geldikleri milletler ile sürekli çatışma içinde olmuşlardır.
Rusların en çok karşı karşıya geldikleri ülke ise hiç şüphesiz Osmanlı İmparatorluğu’dur. Ruslar ile Osmanlılar son 300 yıl içinde dokuz büyük savaş ve çok daha fazla sayıda çatışma yaşamışlardır.
Osmanlı’ya Bağlı Rus Tebası
Rusya’nın tarih boyunca izlediği yayılmacı politika Kafkasya topraklarında yaşayan Müslüman halkı derinden etkilemiştir. Kafkasya toprakları özellikle de 19. yüzyıldan itibaren Rus yayılmacılığına maruz kalmıştır.Rusların bilinçli ve zorunlu olarak uyguladıkları göç ve sürgün programları özünde bu topraklar üzerindeki potansiyel Müslüman birliğine engel olabilmek amacını taşıyordu. Çarlık rejiminin yönetimi altında yaşayan Müslüman halk ise her zaman kendisini Anadolu Müslümanlarına dolayısıyla Osmanlı’ya daha yakın hissetti.
|
70 yıl süren baskının ardından komünizmin çökmesiyle,
Kafkasya bozkırlarında esmeye başlayan bağımsızlık rüzgarları, Türk
Dünyası’nı birlik ve beraberliğe doğru yönlendirmektedir.
|
||
Kafkas halkları hep yüzleri Osmanlı’ya dönük bir ömür sürmüşlerdir. Her zaman için kendi topraklarını Devlet-i Ali Osmani’nin bir parçası olarak görmüşler, hem Türk, hem de Müslüman olmanın bilinciyle Osmanlı Sultanları’na bağlılıklarını her fırsatta dile getirmişlerdir. Osmanlı Sultanları’na yazdıkları mektuplarda onları kendi topraklarına davet etmişler, resmen de Osmanlı topraklarının bir parçası olmayı kendileri teklif etmişlerdir. Yine bir Gürcü Meliki tarafından Osmanlı padişahına gönderilen bir mektup bu tarihi gerçeği göstermektedir:… Rusların baskısından kurtarılmamızı rica ediyoruz. Bu hareketinizle bütün Gürcistan halkının hayır duasını alacaksınız. Gürcistan halkının Osmanlı idaresinden uzaklaşarak Rusya’nın eline bırakılmamasını bilhassa niyaz ederiz. Biz bu zalimlerin takip ve tasallutlarına uğradık, vatanımızı terk ettik.44
Gürcistan ileri gelenleri ve halkı tarafından gönderilen bir başka mektup ise şöyledir:… Öteden beri Devlet-i Aliyye’nin bir kölesi ve tebaasıyım ve Gürcistan Osmanlı topraklarının bir parçasıdır. Bütün Gürcistan halkının Osmanlı Devleti’nin sayesinde sakin bir hayat sürdüğü de gün gibi ortadadır.45
On yıldır Ruslar hile ile memleketimize girdi. İleri gelenlerimizi aldattı… Çok şiddetli baskılar başladı. Çoluk çocuğumuza saldırdı, yaşlılar ve yedi yaşında çocukların dışında kalanları Rusya’ya götürdü, halbuki Gürcistan altı yüz yıldır Osmanlı Devleti sayesinde asayişi düzgün bir ülke idi. Biz artık kesin kararımızı vermiş bulunuyoruz. Ya Rusları memleketimizden çıkaracak ya da bu ülkeyi baştan başa tahrip edeceğiz. Biz Devlet-i Aliyye’nin tebaasıyız. Osmanlı Devleti’ne sığınıyoruz.46
|
RUS ASKERLERİNİN HEDEFİ SAVUNMASIZ ÇEÇEN HALKI
Geçmişte olduğu gibi bugün de Kafkaslarda yaşayan ve
çoğu Müslüman olan halklar doğrudan veya dolaylı olarak Rus baskısına ve
şiddetine maruz kalmaktadırlar. Müslüman Çeçen Halkına yönelik devam
eden Rus zulmü bunun en açık örneğidir.
|
||
|
Kasım 1999, Tarih ve Düşünce Dergisi Rus askerleri özellikle sivilleri hedef almakta ve tüm dünyanın gözleri önünde kadın, yaşlı, çocuk demeden masum Çeçen halkını vahşice katletmekte. |
||
Türkiye ve Türki Cumhuriyetler arasında tesis edilecek
bir işbirliğinin temel dayanak noktası kuşkusuz, 70 yıldır Rusya
tarafından unutturulmaya çalışılan, Müslümanlık ve Türklük bilincinin
geliştirilmesidir. Bu yönde atılan önemli bir adım 29 Ekim 1992 günü
Ankara’da gerçekleşen Türk zirvesiydi.
|
||
Orta Asya’da 1990′lar itibariyle ortaya çıkan yeni tablo Türkiye’ye çok önemli ve yeni bir stratejik kapı açtığı gibi, 21. yüzyıl için çok önemli bir sorumluluğu da beraberinde yüklemektedir. 1991 yılı, yıllar boyunca komünist Rus yönetiminin şiddete dayalı politikaları altında ezilmiş, zulüm görmüş olan Türk devletlerinin bağımsızlıklarını kazandıkları bir dönüm noktası olmuştur. 70 yıl süren baskının ardından komünizmin çökmesiyle Orta Asya bozkırlarında esmeye başlayan bağımsızlık rüzgarları, Türk Dünyası’nı birlik ve beraberliğe, güçlü bir dünya hakimiyetine doğru yönlendirmektedir. Üstelik tarih boyunca dünya devletleri kurmuş, üç kıtaya nizam vermiş Türk Milleti bir Türk birliği gerçekleştirme konusunda da son derece tecrübelidir.
Orhun Kitabeleri’nden Kültigin Kitabesi’nde geçen şu cümleler, Türk’ün dünyaya hakimiyetinin ve bu konudaki tecrübesinin ispatı niteliğindedir:
Doğuda gün doğusuna, güneyde gün doğusuna onun içindeki millet hep bana tabidir. Bunca milleti hep düzene soktum… Fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım.
Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev
|
||
Türk ülkeleri her ne kadar uzun yıllar başka
ülkelerin boyunduruğu altında yaşamış olsalar da, bu süre içinde sosyal
ve kültürel yapılarında köklü bir değişiklik olmamıştır. Türk örf ve
geleneklerine olan bağlılıklarını muhafaza eden bu devletler tarihte
Müslüman Osmanlı Devleti’nin doğal liderliğini kabullendikleri gibi,
bugün de Türkiye liderliğinde oluşturulacak güçlü bir “Türk Birliği”nin
özlemi içerisindedirler. Bugün Özbeğinden Azerisine, Türkmeninden
Kırgızına bütün Müslüman Türk halkları Türkiye’nin bu birlik konusunda
atacağı adımları beklemektedir. Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan
Nazarbayev’in 28 Eylül 1991 yılında İstanbul’da yaptığı konuşma, Türki
Cumhuriyetlerin bu beklentisini ve geleceğe yönelik umutlarını
yansıtması bakımından son derece önemlidir:
Ancak bahar sellerini ne kadar engellemeye, önüne bentler çekmeye çalışırsanız çalışın, su yine de kendi yolunu açacaktır. İşte tarih nehri ile de aynısı olmuş ve ‘soğuk savaş’ engelini yıkan tarih insanlık kanunlarıyla belirlenen esas yatağına dönmüştür… Halklarımız arasında karşılıklı anlayış ve güven duygusu oluştu. Dostluk etkili bir işbirliğinin en güvenilir garantisidir. Bu durum bizi umutlandırıyor.47
Dipnotlar
43 Oya Akgönenç Mughissuddin, “Rusya/Ortodokslar”, Yeni Türkiye (Türk Dış Politikası, Özel Sayısı), Say 3, Mart-Nisan 1995, s. 44644 Başbakanlık Arşivi, Hatt-ı Hümayun, No 44615 g.ı, T. 1814
45 Başbakanlık Arşivi, Hatt-ı Hümayun, No: 44615 i.ı, T. 1814
46 Şinasi Altundağ, Osmanlı İdaresi ve Gürcüler, DTCFD, X, 1-2 (11952), s.88
47 Doç. Dr. Ramazan Özey, Türk Dünyası, Tarih ve Medeniyet Dergisi, Aralık 1996, s.60
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder